Sürekli Vermek Ama Kendine Hiç Dönememek

Bazı insanlar vardır; hep verir. Zamanını verir, ilgisini verir, emeğini verir, anlayışını verir. Çevresindeki herkes için bir şeyler yapar. Birinin ihtiyacı varsa oradadır, bir sorun varsa çözmeye çalışır, biri konuşmak isterse dinler. Gün sonunda yorgundur ama yine de “bir şekilde idare ederim” der.

Sorun şudur: Bu verme hali uzun süre devam ettiğinde, insanın kendine dönecek gücü kalmaz.

Vermek Güzel Ama Tek Taraflı Olduğunda Yorar

Vermek başlı başına kötü bir şey değildir. Aksine, birçok kadın bu yönüyle güçlüdür. Sevdiklerini düşünür, ortamı toparlar, denge kurar. Ama sürekli vermek ve hiç almamak, zamanla içten içe yıpratır.

Çünkü insan sadece başkaları için var olamaz. Bir noktada kendini ihmal etmeye başlar. İsteklerini erteler, ihtiyaçlarını görmezden gelir. “Şimdi sırası değil” der. Sonra bir bakar ki o sıra hiç gelmemiş.

Kendine Dönememek Ne Anlama Gelir?

Kendine dönememek, fiziksel olarak yalnız kalamamak değildir sadece. Asıl mesele zihinsel olarak kendinle baş başa kalamamaktır. Ne hissettiğini düşünmeye vakit bulamamak, ne istediğini netleştirememek…

Gün geçer, görevler biter, ama içindeki boşluk büyür. Çünkü hep dışarıya akmışsındır. Kendin için durmamışsındır.

Bu durum çoğu zaman şöyle cümlelerle kendini gösterir:
– “Benim ne istediğimi bilmiyorum.”
– “Her şeye yetişiyorum ama kendime yetemiyorum.”
– “Yorgunum ama nedenini tam anlatamıyorum.”

Bu Neden Bu Kadar Yaygın?

Çünkü özellikle kadınlara küçük yaşlardan itibaren fark ettirmeden aynı mesaj verilir: Önce başkaları. Önce uyum sağlamak, önce sorumluluk almak, önce düzeni korumak. İhtiyaçlarını fark etmekten çok, başkalarının ihtiyaçlarını sezmek öğretilir. Sessiz olmak, idare etmek, ortamı toparlamak, yük almak… Bunlar çoğu zaman “iyi olmak” ile eş anlamlı hale getirilir.

Bu kültürün içinde büyüyen bir kadın için kendini merkeze almak doğal bir refleks değildir. Aksine, öğrenilmesi gereken zor bir davranıştır. Kendin için bir şey yapmak, çoğu zaman içten içe bir rahatsızlık yaratır. Çünkü bilinçaltında hâlâ aynı eşleşme vardır: Kendin = bencillik.

Bu yüzden kendine dönmek çoğu zaman suçlulukla birlikte gelir. Bir şey yapmak istersin; bir fikirle ilgilenmek, bir hayalini düşünmek, kendin için bir alan açmak… Ama tam o anda zihninin bir köşesinde tanıdık bir ses belirir:
“Daha önemli şeyler varken…”
“Şimdi sırası mı?”
“Başkaları senden bir şey beklerken sen kendinle mi ilgileneceksin?”

Bu ses çoğu zaman yüksek değildir. Bağırmaz. Ama ısrarcıdır. Ve zamanla içselleşir. Artık dışarıdan gelen bir baskıya bile gerek kalmaz. Kadın kendi kendini durdurur. Kendinle ilgili bir isteği daha düşünce aşamasındayken rafa kaldırır. “Sonra” der. “Şu dönem geçsin” der. “Bir gün bakarım” der.

Zamanla bu ses alışkanlığa dönüşür. Kendinle ilgili her şey otomatik olarak ertelenir. Bir karar almadan vazgeçilir, bir başlangıç sürekli ileri bir tarihe atılır. Bu erteleme artık bilinçli bir seçim bile değildir; refleks haline gelir. Kendin için bir şey yapmak olağanüstü bir çaba gibi algılanırken, başkaları için yorulmak normal kabul edilir.

En zor tarafı da şudur: Bu durum çoğu zaman fark edilmez. Kadın güçlü görünür, her şeye yetişiyor gibidir. Ama içten içe kendisiyle bağı zayıflamıştır. Ne istediğini söylemek zorlaşır. Çünkü uzun süre sorulmamıştır. Hatta belki kendisi bile kendine sormamıştır.

İşte bu yüzden kendine dönmek, sadece zaman ayırmak değil; öğretilmiş bir kalıbı fark edip yavaş yavaş kırmak anlamına gelir. Suçluluk duygusuna rağmen kendin için küçük bir alan açmayı seçmek… Bu kolay değildir. Ama iyileştiricidir.

Çünkü kendini sürekli ertelemek, güçlü olmak değildir. Sessiz bir tükeniştir. Ve bu tükeniş, ancak kendine dönmeye izin verildiğinde durmaya başlar.

Sürekli Vermenin Sessiz Bedelleri

Bu durum bir anda çöküş yaratmaz. Sessiz ilerler. Yavaş yavaş…

– Enerji düşer
– Heves azalır
– Üretkenlik kaybolur
– Kendine güven zedelenir
– Hayatın kontrolü elinden kayıyormuş gibi hissedilir

Dışarıdan bakıldığında “her şey yolunda” gibi görünür. Ama içeride bir şey eksiktir. Çünkü insan kendine hiç dönmediğinde, iç dünyası ihmal edilir.

Kendine Dönmek Nedir?

Kendine dönmek; her şeyi bırakmak, herkesi geride bırakmak demek değildir. Hayattan kopmak hiç değildir. Kendine dönmek, günün içinde sana ait küçük bir alan açmaktır.

Bu alan bazen düşünmek olur.
Bazen yazmak.
Bazen üretmek.
Bazen sadece sessizce bir şeyle ilgilenmek.

Önemli olan şu: O anın senden başka kimseye ait olmaması.

Küçük Alanlar Büyük Dönüşler Yaratır

Çoğu kişi kendine dönmek için büyük değişiklikler gerektiğini sanır. Oysa tam tersi. Büyük kararlar genelde sürdürülemez. Ama küçük, düzenli alanlar kalıcıdır.

Günde 20 dakika.
Kimseye hesap vermeden.
Kimseyi memnun etmeye çalışmadan.

Bu süre, insanın kendini hatırlaması için yeterlidir. “Ben de buradayım” demesi için…

Kendine Döndükçe Vermek Daha Sağlıklı Hale Gelir

İlginç olan şudur: Kendine dönmeye başladığında, başkalarına verdiğin şeyler de değişir. Daha dengeli, daha bilinçli, daha sınırları olan bir verme hali oluşur.

Artık tükenerek vermezsin. Kendini yok sayarak da. Çünkü içsel olarak dolmaya başlarsın. İçin doldukça, verdiğin şey de daha gerçek olur.

Sürekli vermek güçlü bir özellik gibi görünür. Ama kendine hiç dönememek, zamanla bu gücü zayıflatır. Çünkü insan sadece başkaları için var olamaz.

Kendine dönmek bencillik değildir. İhmal edilmiş bir ihtiyaçtır.

Bugün herkese bir şey verdin.
Peki kendine ne verdin?

Cevap net değilse sorun değil. Ama belki de artık, küçücük de olsa, kendine dönecek bir alan açmanın zamanı gelmiştir. Bu, her şeyi değiştirmeyebilir. Ama seni sana geri getirebilir.